7 Haziran gecesi, Saat: 20.45 – İnönü Alpat

7 Haziran gecesi, Saat: 20.45 – İnönü Alpat

3 Haziran 2015

AKP, seçimleri futbol maçına benzetti; sağa sola “ikinci yarı başlıyor” pankartları asılmış. Bu hesaba göre; 13 yıl bitti, yeni 13 yıl başlıyor. Eyvahlar olsun, AKP iktidarı 26 sene sürecek; uzatmaları da sayarsak, 30 sene bile telaffuz edilebilir.

Bunun, bırakalım biz solcuları, bütün olarak memleket için ne anlama geleceği üzerine fazlaca durmaya gerek yok.

En yakın ihtimalleri sıralarsak; sırtımızdan sopa eksik olmayacak, kesin. Daha dün söyledi “başkan”, Kamu Güvenliği Yasası’nı boşa çıkartmadık” diye.

Türkiye’nin yardımcı başrolü almaya çalışacağı, olmadı kötü adamlıkla yetineceği bir bölge savaşı da yakın ihtimaller arasında.

Yoksulluk halleri ise değişmeyeceğe benziyor. O gün, Davutoğlu’nun bir mitingini izledim. Kürsüden, “Kılıçdaroğlu asgari ücreti 1500 lira yapacakmış” diye bağırıyor. Kalabalık Kılıçdaroğlu’na “yuh” çekiyor. Demek “halkımız”, asgari ücretin yükselmesini istemiyor; yükselme ihtimaline bile tahammülleri yok.

Gericilik dur durak bilmeyecek; seçim meydanlarında hemen bütün partilerin kullandığı İslami söylem bunun habercisi.

Faşizm, yoksulluk, gericilik ve savaş kapımızda; 7 Haziran’ın özeti budur.

Belki her seçim önemlidir lakin bu kez işin rengi hayli değişik.

Hiç kuşkusuz ders niteliğinde bir seçim olacak 7 Haziran’da.

AKP’nin durdurulması ve hatta geriletilmesi için CHP’ye, HDP’ye, KP’ye oy verelim gibi matematik hesaplarından söz etmiyorum.

Ders, bizzat AKP’den kaynaklı; dersi AKP verecek, biz alacağız.

Bu tespit, AKP’nin nasıl bir parti olduğuna bakılarak kolaylıkla yapılabilir. Yaratılan nasıl bir ülkedir? Yargısından polisine, askerinden medyasına, sermayesinden “zinde kuvvetlerine” kadar karşımızdaki gücün doğru analiz edilmesi işimizi kolaylaştırabilir.

Bırakalım uzun uzun süslü süslü konuşmayı, yazıp çizmeyi de birbirimize şu soruları soralım:

AKP’yi seçimlerde yenmek mümkün mü?

Parti-devlet sisteminin simgesi olan AKP, buna izin verir mi?

Parti-devlet kendi “sonunun başlangıcı” olacak seçimlerin “huzur” içerisinde yapılmasına müsaade eder mi?

Burhan Kuzu, twitter hesabından kandil gecesi şu mealde bir mesaj paylaştı: “HDP’nin barajı aşmaması ve koalisyon olmaması için dua ediyorum.”

Bu temenninin duayla sınırlı kalacağını düşünen var mı?

O halde başlığın ne anlama geldiğine bakalım. 20.45 futbol maçlarının bitiş saatidir. Galatasaray Başkanı Adnan Polat, Fenerbahçe avantajlı olduğu halde, maçtan önce “20.45’te şampiyonuz” demiş, “futbol ilahları”, falan filan derken dediği çıkmış ve bu söz futbol tarihine geçmiştir.

20.45, biz Fenerbahçelilerin yarasıdır. 7 Haziran 20.45’te ise yani seçim sonuçlarının hemen hemen belli olacağı saatlerde, bir başka yara kanamaya başlayacaktır. Bu kez karşımızda, “futbol ilahları” değil, bizzat faşizmin kendisi olacaktır.

Yanılmayı ne kadar çok isterim, anlatmaya gerek yok. Lakin AKP, seçim kaybetmeyecek kadar “ciddi” bir devlet partisidir.

Buradan karamsarlık değil, olsa olsa devrimcilerin yegâne vazifesine atıf çıkabilir.

İdeolojik-politik açıdan nasıl değerlendirirsek değerlendirelim, Kürt hareketi, tek kanalları HDP olmadığı için, avantajlıdır.

Türkiye gibi bir ülkede devrimcilerin kendilerine sadece seçimlere dönük bir hayat tanzim etmesinin, seçimlere gereğinden fazla anlam yüklemesinin telafi edilmeyecek politik bir hata olduğu, şimdiye kadar görülmemesini yadırgamakla birlikte, korkarım ki 7 Haziran’da bir kez daha anlaşılacaktır.

Burada bir soru daha soralım: Bu düzenin, hele AKP eliyle kurulan “yeni Türkiye’nin”, öyle seçimle tasfiye edilmesi, “sonun başlaması” mümkün müdür?

AKP’nin, olası bir seçim mağlubiyetine rıza göstermeyeceği, devletin bütün olanaklarıyla sonuçları lehine çevirmeye çalışacağı nasıl aşikârsa, 7 Haziran’ı 8 Haziran’a bağlayan gece, bu kez içine Kürt hareketini de alan yeni bir Haziran ayaklanmasının patlak vermesinin şaşırtıcı olmayacağı açıktır. Bu öngörünün, aksi halde, yazanı boşa düşürecek kadar iddialı olduğunun farkındayım.  Partilerin olası seçim hileleri ile ilgili tüm hukuki yolları deneyeceği de biliniyor. Ancak seçimlerde yaşanacak küçük şaibe bile, burnundan soluyan kitleleri sokağa taşıyacak, demokrasi ve adil seçim talebi yeni bir toplumsal altüst oluşun tetikleyicisi olacaktır. Nasıl ki Gezi’nin fitilini polisin parka toplanmış insanlara uyguladığı şiddet ateşlediyse, iktidarın olası protesto gösterilerine karşı takınacağı tavır neler yaşanacağını belirleyecektir. AKP’nin sıradan protesto gösterilerini bile şiddetle bastırmasıyla ünlü sicili, iktidarının meşruluğunu tartışır hale getirecek kitlesel itirazlar karşısında daha da kabaracaktır. Erdoğan’ın yüz ifadesine bakın, neler yaşanacağını görün.

Buradaki tek sorun, Gezi İsyanı’na hazırlıksız yakalanan devrimcilerin, yeni bir isyana yine hazırlıksız yakalanma ihtimalidir.

Seçim sathı mailini girdiğimizden bu yana, seçim işini o kadar abartılı yaşamaya başladık ki, HDP’ye oy verenleri “Kürt kuyrukçusu”, CHP’ye oy verenleri “faşist-ulusalcı” ilan etmekten, birbirimizi kırıp dökmekten yorulmadık. Oysa birbirimize hiç olmadığı kadar ihtiyaç duyacağımız günlerin arifesindeyiz.

Kime oy verirsek verelim, “20.45’e hazır mıyız?” sorusuna vereceğimiz yanıt önemli. Bu elbette bugünden yarına başarılacak bir iş değildir. Ancak hiç olmazsa, solun pek çok kesimini içine alan şu “seçim ruhundan” kurtulmakla işe başlayabiliriz.

Solun tecrübesiyle sabit olduğu üzere, kanserli bir ur gibidir bu işler, bulaşır bulaşmaz bütün vücuda yayılmasını önlemek zordur.

Seçim anketlerini, kamuoyu yoklamalarını, tahminleri, Oy ve Ötesi gibi inisiyatiflerin teyakkuz durumunu tartışmaktan rahatsız değiliz fakat “Tek yol sokak/Tek yol devrim” sözünün etkisini yitirmesinden korkarız.

O halde bir kez daha yazalım, 20.45’te lazım olur diyerek:

Tek yol sokak/ Tek yol devrim.