Türkiye’de laiklik sorunu – 1 – Ferda Koç Ferda Koç .sendika.org

Türkiye’de laiklik sorunu – 1 – Ferda Koç

Ferda Koç 10 Eylül 2014

Siyasal İslamın yükselişi ve iktidara yerleşmesi sürecinde sosyalistlerin Türkiye’deki laiklik sorununa ilişkin ortak bir tanımı oluşmadı. Belli başlı iki küme vardı: Aydınlanmacılar, Özgürlükçüler

“Aydınlanmacılar” için Türkiye’deki laiklik sorunu “Cumhuriyet devrimlerinin korunması” ekseninde ele alınmalıydı. “Özgürlükçüler” için ise “Kemalist dışlayıcı ve güdümleyici laikliğin” yerine “içerici” ve özerkleştirici bir laiklik modelinin oluşturulmasına ihtiyaç vardı.

Her iki tutum da sosyalizmin “fıtratına” uygundu. Sosyalizm hem “aydınlanmacı”, hem de “özgürlükçü”ydü.

Ama her iki tanım ve politika da laikliğe ilişkin çatışmada sosyalist hareketi “kuyrukçu” konumuna getirdi. Her iki tutumun da “hatası” laiklik eksenindeki somut-güncel çatışmayı taraflarının sunduğu gibi kabul etmesindeydi.

Egemen sınıfların değişik sözcülerinin sosyalistlerin sofrasına koyduğu “yemeklerden” birinin sunumunda, Türkiye’deki laikliğin “Aydınlanma Devrimi”nin bir eseri (Cumhuriyetin kazanımları) olduğunu ve Siyasi İslamın anti-laik hareketlerinin bu tarihsel kazanımlara karşı suikast halindeki (“padişahçı-hilafetçi”) bir gerici karşı devrim hareketi olduğunu ileri sürülüyordu.

Yememiz için önümüze konulan diğer sunum ise Türkiye’deki “dışlayıcı ve güdümleyici” laikliğin Kemalist, ırkçı, otoriter devletin inşaasında yapı iskelesi rolü oynadığı, Türkiye’nin demokratikleşmesinin temel momentlerinden birinin, din ve vicdan özgürlüğünü olduğu kadar ifade ve örgütlenme özgürlüğünü de ortadan kaldıran bu laiklik modeliyle hesaplaşmadan geçtiği biçimindeydi.

Oysa ne Türkiye’deki laiklik “Aydınlanma ya da Cumhuriyet Devrimi”nin eseri, ne de “dışlayıcı-güdümleyici” laiklik modelinin faşizmle bağı “Kemalist ırkçı otoriter devletin yapı iskelesi” olması bağlamındaydı.

Doğrudur, Kemalizmin laiklik modeli dinin devletin örgütlenmesinin ve kamusallığının dışına atılması anlamında “dışlayıcı”dır. Ama bu “dışlayıcı” laiklik anlayışının gerisinde 1838 Şura’yı Devletinden 1917 Adli Reformuna kadar uzanan bir tarih yatar. Bu tarih Türkiye’nin burjuva devrimi süreci ile Osmanlı’nın yarı sömürgeleştirilmesi sürecinin iç içe geçtiği bir “bağımlı modernleşme” sürecidir.

Cumhuriyetin kuruluş sürecinde “dışlayıcılı laikliğin” kazandığı vurgu ve ivmede Kemalist iktidarın “saltanatın geri getirilmesi” endişesinin rolü vardır. Cumhuriyetin kuruluş sürecinde “Siyasi İslam” saltanatçı ve hilafetçidir.

Ama dışlayıcı laiklik aynı zamanda Kemalist ırkçı-otoriter devletin inşaasına varan “Bonapartist terörün” ideolojik yapıtaşlarındandır. İslam dinini Türkiye toplumunun siyasi birliğinin “çimentosu” olarak tanımlayan Kurtuluş Savaşı, tehcir edilmiş ve mülksüzleştirilmiş Ermenilere ve Rumlara karşı kendisini Türk olarak tanımlayan Türkler, Lazlar, Çerkezler, Gürcüler ile Kürtlerin oluşturduğu bir Anadolu-İslam birliğine dayanıyordu. Kemalist iktidar İslamı Türkiye toplumunun siyasi birliğinin harcından çıkarıp yerine Türk kimliğini geçirdi. Bu dönüşüm, Kürtleri Cumhuriyetin kuruluş sürecinin eşit ortağı olmaktan çıkardı. Kemalist iktidarın egemen sınıflar içerisinden bir başka iktidar odağının oluşturulmasını önlemek için “dışlayıcı laiklik” sopasını etkili bir biçimde kullandığı da bilinmektedir.

Kemalist “dışlayıcı laiklik” modelinin kuruluşu 1924′te Hilafetin kaldırılması ile başlayıp 1928′de Anayasa’nın Türkiye Cumhuriyetinin dini İslamdır hükmünün kaldırılması ile tamamlanan bir siyasi süreçtir. Bu süreçle birlikte din (İslam Şeriatı) devletin örgütlenmesinin ve kamusallığının dışına çıkarılmıştır.

Ancak Kemalizmin dini devlet güdümüne aldığı bir galat-ı meşhurdur (gerçeğin yerini alan bir yalandır). Tam tersine Kemalizm, dini devletin dışına çıkarırken devleti de (önemli ölçüde) dinin dışına çıkarmıştır.

Kemalizmin dine müdahalesi olarak gösterilen temel düzenleme, Şeriye ve Evkaf Bakanlığı’nın kaldırılarak Diyanet İşleri Başkanlığı ve Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün kurulması, belli başlı eylem ise Türkçe ezan ve hutbe zorunluluğunun getirilmesidir. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın şimdiki muazzam büyüklüğü ve geniş yetki alanına bakılarak, Kemalizmin kendi İslam yorumunu topluma empoze etmek üzere dinin toplumsal organizasyonunu bir bütün olarak kendisine bağladığı sanılsa da gerçek bu değildir. İmamların cemaat tarafından belirlendiği ve masraflarının cemaat tarafından karşılandığı, müftü adaylarının yerel din adamları ve kanaat önderleri tarafından belirlendiği, medreselerin İmam Hatip Okullarına dönüştürülerek sönümlendirildiği bir uygulamanın “dinin devlet güdümüne alınması” biçiminde tanımlanması kasıtlı bir çarpıtmadan ibarettir.

Dinin devlet güdümüne alınması, gerçekte Türkiye’deki Siyasi İslam’ın yeniden inşaası sürecinin bir parçasıdır ve Türkiye’de yeni sömürgeciliğin inşaasının ilk adımlarındandır.